« Önceki |

6/9/2009

Autumn in Istanbul







pazarcılar artık naylon gerer tezgahlarının üzerine. orada toplanan yağmur suları zamansız boşalıverir, elleri poşetlerle dolu insanların üzerine. nevizadedeki masalar birer ikişer içeri taşınmaya başlar. sıraselvilerdeki asfalt hep ıslaktır artık. saatler geceyarısını geçtiğinde asfaltta rengarenk ışıklar yansır. vapurda artık sadece senin gibiler dışarıda oturur, sımsıkı sarılınır çay bardaklarına, sigara avuç içinde yakılır. istanbul yapış yapış yazın gidişiyle birlikte biraz silkelenir yozluğundan.


beşiktaştaki deniz kıyısı ikiz çay bahçelerinde bir çocuk görevlendirilir. oturanları dalgalara karşı uyarsın diye.
tarabyaya rutubet iner yeniden. ağır bir gemi kokusu olur yetmiş metrekareden küçük ruhsatsız evlerde. artık sadece uzun lastik çizmeli, yeşil ya da sarı yağmurluklu gerçek balıkçılar vardır sahilde ve galata köprüsünde.


herkeste bir şaşkınlık, ince giyenler üşür, tedbirlice olanların ellerinde zor taşınan montlar, omuza atılmış hırkalar. gridir gökyüzü, insanların yüzüne de grilik vurur.
hızla yürünür artık yollarda. herkesin aklında hüzün veren bir kayıp hikayesi.

bir aşk acısı çekmek ister insan. griyi rakı beyazıyla boğmak. ama tüketmeye o kadar alıştırmıştır ki bizi şehir, hemen aşık olup, acısı hemen çekilmek istenir ki her doğan gün yeni hikayeler yazılacak, yaşanmayan duygu, yaşanmamışlığıyla kalacaktır.
ancak şapkalı hanımefendi ve uzun şemsiyelerini baston olarak kullanan beyefendi istanbullular yaşayabilmiştir haliçe kadeh kaldırıp, rakıyı gözyaşları ile beyazlatmanın tadını. onlar yetişmişlerdir istanbulun teselli verdiği günlere.

istanbul yıkımların ve küllerinden yeniden doğanların şehridir. sonbahar da onun mevsimi. topkapı yeterince heybetli değildir üzerinde devasa bulutlar gezinmedikçe. toprak ve çimen kokusu duyulmayınca ıhlamur kasrının anlamı yoktur. sehrin silüeti anlam kazanır sonbaharın ezan vakitlerinde.

umutsuz aşklar, hazin sonlar şehri istanbul, içten içe demlenir, gecelerin sonbahar sarhoşluğu bundandır. iç çeker istanbul, piyer lotideki selviler, eyüpteki barınakta kayıklar sallanır.

madem ki yaz geceleri tepinmişiz üzerinde, hoyratça yarmışız denizini teknelerle, göğünü yırtmışız havai fişeklerle, kusmuşuz boğazına, surlarında sızmış, hisarlarını çinlatmışız kahkahalarla, bu toprağın insanı olmayanların paralarını alabilmek için alaşağı etmişiz kapalı çarşının haysiyetini, yalınayak dalmışız  SULTANAHMET'e, savrulmuşuz oradan  soğukçeşme sokağına... ordan oraya  bütün bir yaz, sırtımızda bir tek şile bezi gömlekle, şimdi mecburuz derdine ortak olmaya, durulmaya, hiç silmekle uğraşmamalı üzerimize sinen beton grisini, sonbahar sarısını.

sonbahar gelince bir nefes almak, derdine dalmak ister, acısını içine atmak ister istanbul, içindeki biziz, alırız acısını, yaza geri vermek üzere.
kaçan kurtulur, kalan kısırdöngünün parçası olur. çıkamaz artık,istanbul yedi tepe, dört mevsim, bin zindan, döner durur, döner durur....



16/8/2009

biL-





Adının üstüne
  Anılar koyma.
    Sen mezar değilsin...
      Anılar,
        Adının ardından gelsin.
          Sen DUVAR değilsin... 
                        Ö.Asaf


16/8/2009

masaL-






Ve
Herşey tersine döner...

Külkedisi, ayakkabısını asla unutmayacak renksiz bir telaşla...
Prens, elinde olmayan ayakkabıyla onu aramak için kapı kapı dolaşmayacak mesela...

Saat 12'yi asla vurmayacak...
Trajik ama Külkedisi ve Prens zaten hiç olmadı ki!
İnanın bana!
Uyanın!
Biz hiç aslında hiç uyumadık! Uyutulduğumuzu sanırken, aslında yüzyıllardır kandırıldık!


31/7/2009

e LL e r i-





gecenin en kara vakti...

binlerce  insan, binlerce farklı avaz avaz beden iniltisi, cızır cızır yakıyor içimi, sanırsın kızgın tereyağ dökmüşler içime işte aynı öle bir cızırtı kopuyor içimden...

utanıyor, boynu eğik, gözleri sönük, başı hep yerde, elleriyse; onlar hep birleşik duruyor her defasında belkide kahrolası denilen belkide can acıtan demir parçalarıyla... yanında sırtında jandarma yazılı iki adam.. hasta olup canının yanması eminimki o an önemli değildi o kadar, üstündeki binlerce gözden.. o gözlerdi onun canını orda en çok acıtan ve gerçek acısını unutturan.. her kafadan binlerce yorum yapılıp hakkında ama hep KÖTÜ denilen binlerce safsata.. karnında bebeği ellerinde demirden bir bileşke.. ah be güzel kadın başımı eğdim, gözlerimi sana değmeyecek bi noktaya sabitledim ve yüreğimi seninle birleştirdim o gece sırf sana değen kötü gözlerin acımasız KADERİNi sana unuttursun diye...

gecenin kara vaktinde şahit olduklarım,

E l l e r i  k e l e p ç e l e n m i ş  b i r  y a l n ı z l ı k t ı r !!!


B.köy Devlet Hastanesi 

 

16/7/2009

söğüt-




Ötesi ve berisi düşlerimin… Satırarası sıkışan sevdalarımın, özde yürek olmalı gibi söylenmelerimin; gerçekten bir şey söylemek, bir şey yapmak mıdır? gibisinden dillenmelerimin, giderayak iliştirilmiş tebessümlerin avuntusuyla labirentleri derya-deniz kabullenmelerim, sus payını dudak payı ile karıştırmalarım, yüreğim ve ellerim; hesapsız, avuç-avuç serpmelerim ve beyhûde içlenmelerim, gelgeç yaşattırıldığı için örtüsüz ruhumun hicablarıdır, ötesi ve berisi düşlerimin…


Aslında, damıtmadan-süzmeden söyleyeceğim kelimelerin tortusudur beni kahreden. Bir aslında daha, ‘şeylerin nasıl olduğu değildir gizemli olan, olduğudur’ ve son bir aslında daha.. ‘şey’ diye başlanan söze ‘ney?!’ diye, feveran etmektir belki de dileğim… Lâkin;
Ben kuş değilim ki; pervasızca uçayım vedahi gönlüm göçmen değil ki avunayım!..


Ne tuhaf değil mi? seneler geçiyor, zamanla birlikte her şey değişiyor; oysa iğde’nin kokusu hep aynı hep aynı… Vallahi söğüt olmak istiyorum; her yöne meyil veren, her yöne eğilen.. selvi kendi derdine yansın!



-moremomoremo-